Arnavutluk

x

1. Gitmeden Önce Bilinmesi Gerekenler

2. Arnavutlar

3. Konaklama

4. Arnavut Yemekleri

5. Kuzey Alpleri

6. Güney Sahili Destinasyonları

7. En Güzel 5 Plaj

8. Diğer Lokasyonlar

9. Gezi Rotası

10. Bunları Yapmadan Gelmeyin

11. capture_planet Arnavutluk Fotoğrafları

x

Eğer Arnavutluk’a gidecekseniz genelde alacağınız tepkiler “aaa başka yer mi yok? Arnavutluk mu, ne alaka? Ne varmış ki orada? Karadağ’a gitseydin” gibi şeyler oluyor. Çevresindeki vizesiz Sırbistan, Karadağ, Bosna veya vizeli Hırvatistan’la Yunanistan gibi ülkeler biraz gölgede bırakmış burayı. Eeeee Kosova’yı, Makedonya’yı unuttun da demeyecektir diye tahmin ediyorum hani kimse.

@Senmicektin bloğuna ve @onurkhy instagram hesabına sahip arkadaşım Onur’la birkaç yıldır acaba Arnavutluk’a mı gitsek diye düşünüyorduk ama işte burası hep başka çekici ülkelerin gölgesinde kalmıştı bizim için. Fakat doların 15tl olması bir anda Arnavutluk’u diğer ülkelerden çok daha çekici hale getirdi. Arnavutluk’ta biraz vakit geçirip, insanlardan ülkedeki kronik yolsuzluk hikayelerini duyup, üstüne kötü kentleşmesini, mimarisini ve kafa yapılarını görünce, burası bana baya küçük Türkiye dedirtti. Ama tüm bunlara rağmen kuzeyde harika Alpler bölgesi, güneyinde uzun sahil şeridi ve iç bölgelerde birkaç güzel şehriyle Arnavutluk beklentimin çok üstüne çıktı.

1. Gitmeden Önce Bilinmesi Gerekenler

Fiş & Priz: Türkiye ile aynı.

Cash please: Sıcak parayı her işletme sever ama müşteriye yine de alternatif bir ödeme kolaylığı sunulur. İşte o Arnavutluk’ta yok! Otellerden benzinliklere, Vodafone’dan restoranlara hep “sorry cash please!” Biz ilk günümüzde benzinliğe nakit olmadan girdik. Görevli “cash only” deyince hemen durdurttuk ama yine de 20tl civarı benzin koymuş oldu. Görevli abi nakitimizin olmadığını öğrenip, hiç yardımcı olmadan sadece giderek agresifleşince, Onur abimize alternatif olarak biraz Türk lirası, yanında da Haribo ve çikolatala uzattı. Baya çaresiz ama bir o kadar da sevimli olan bu yaklaşımı üstüne daha da azar yemesi, tatilin geri kalanında nakitimizi bi daha eksik etmememize sebep oldu.

İnternet: Gidince 8 Euro’luk Vodafone sim kart satın alıp, iki haftalık 20gb’lık internet kullanabilirsiniz.

Güvenlik: Bize klasik güvenli bir Avrupa ülkesi hissiyatını verdi.

Otel: Diğer Balkan ülkelerinde göremediğim, güler yüz, servis, temizlik ve dekorasyonu Arnavutluk’ta fazlasıyla tecrübe ettim. Neredeyse her otelde arkadaşlıklar edindik. Komşu Karadağ ile karşılaştırıyorum da fark burada tarif etmek istemeyeceğim kadar fazla!

Ulaşım: Ehliyetiniz yoksa otobüs, taksi mecburi. Ama varsa ve yine de araba kiralamazsanız, tüm tatili söverek geçirirsiniz. Arnavutlar rahatlık seviyesinde diğer tüm Akdeniz ülkelerini geçip, yüzsüzlük seviyesine ulaşmışlar. Otobüsler falan hep 1 saat geç kalkıyor, iki saatlik yolda iki saatlik molalar veriliyor. Yani yolculuk yaptığınız o gün genelde yalan oluyor. Mesela Theth’ten Shkoder’e giden araçlara bindik, 76km olan yol, normalde 2 saatten fazla sürmemesi gerekiyordu. Fakat şoför 11:30 gibi zaten geç bir saatte başlayan yolculuğun başında, kendi işlerini görmeye karar verdi. Önce uzak bir yerden kasa kasa içecekler almaya gidip, sonra da başka birkaç yerden yiyecek yüklemekle uğraştı. Tabii buralara uğradığımızda içeceklerin ve kasaların gelmesini de bekledik. Böylelikle Theth’ten çıkmamız 5 dakika yerine 1,5 saat sürdü. Süreyi gerçekten abartmıyorum. Hiç komik olmayan, klişe bir Akdeniz ülkesi komedi filmi gibiydi. Araçtaki Avrupalılar nedense bunu çok komik bulsalar da öğlen 1’de varacağımıza 4’te varmak hiç de komik değildi.

Bu arada Arnavutlar Alman arabalarına inanılmaz düşkünler ama tabii gönüllerde Mercedes’in yeri çok ayrı. Neredeyse her yerde Mercedes var ve çoğu eski kasa. Bize burada statü meselesi gibi bir şey olduğu hissiyatını verdi. Mesela bazen aşağıdaki gibi trafikte gördüğünüz tek şey Mercedes olabiliyor.

Plajlar: Suyu hep baya temiz ve berrak ama plajlar çakıllı. Zaten Adriyatik denizinde kumsal çok nadir oluyor, olsa da baya küçük oluyor. Mesela Karadağ’da bir defa denk gelmiştim ve küçük bir kumsaldı. Ksamil için de Arnavutluk’un beyaz kumlu Maldiv’i denilse de Ksamil kumsalları doğal olmayan yapay bir kumdan oluşuyor. Zaten kuma basınca direkt anlıyorsunuz. Arnavutluk’ta sadece Vlore merkezde kumsala denk geldik ve enteresan bir şekilde devasa bir kumsaldı.

Hediyelik Eşya: Arnavutluk’tan bir arkadaşınıza hediyelik eşya aldığınızda “kapalı çarşıdan mı aldın len bunu” gibi bir tepki alabilirsiniz. Hediyelik eşya mağazalarına girdiğinizde bir anda Türkiye’ye ışınlanmış oluyorsunuz.

2. Arnavutlar

Açıkçası gittiğim onca ülke arasında, Türk’lere kafa yapısı olarak daha çok benzeyen bir millete denk gelmedim. Bu benzerlik, hem iyi yönlerimizle hem de kötü yönlerimizle. Sohbet etmeyi seven, misafirperver, pozitif yaratıcılıktan uzak, sıcak kanlı bir Akdeniz ülkesi. Enteresan bir şekilde Tiran hariç, sokakta 23-25 yaş üstü Arnavut bir kadın görmek pek mümkün değil. Sokakta görülen kızlar genelde 12-17 yaş arası ergenler oluyor. Dolayısıyla sokakta ve mekanlarda erkek sayısı oldukça fazla. Belki de kültürel bir şeydir ve kadınlar evlendikten sonra daha çok vakitlerini evde geçiriyorlardır, emin olamadım. Ama mesela tüm şehirlerinde şöyle bir duruma denk geldik. Kızlar belli birkaç kafede oturmayı tercih edip kadın oranını domine ediyorlar. Kalan mekanları 90-95% oranında sadece erkekler dolduruyor. Bu arada dikkatimi çeken bir diğer şey de, Rus’larda görmeye alıştığımız, kadınların erkeklere oranla çok daha güzel olma durumu, kanatimce burada da mevcut.

3. Konaklama

Ben seyahat ettiğimde 4-5 yıldızlı otellerde pek kalmıyorum, genelde 3 yıldız, guest-house veya küçük oteller oluyor konakladığım yerler. Öncelikli olarak temiz olsun, sonrasında manzarası veya hoş bir konsepti varsa fazlasıyla yeterli. Yani evet, döviz kurları hiçbir zaman yardımcı olmuyor ama 4-5 yıldızlı otellerde konakladığınızda lokal insanlarla paylaşımınız da pek kalmıyor sanki. Mesela Gjirokaster’de konakladığınız otelin sahibiyle akşam terasta yaptığımız keyifli sohbet ve sabah kahvaltınızın yine kendisi tarafından getirilmesi. Kahvaltı sonrası da beraber Türk kahvesi içip, dünkü sohbete kaldığınız yerden devam etmek. Bunlar gerçekten keyifli detaylar ve lüks otellerde pek bulunamayacak şeyler.

Arnavutluk, misafirperverliğiyle her konaklamamızda bizi ayrı bir mutlu etti. Özellikle kuzey ve iç kesimler Kapadokya seviyesinde hizmet ve samimiyet içeriyor diyebilirim. Fiyat olarak da Tiran’da iki kişilik kahvaltılı konaklama ortalama 35-40€’dan, diğer şehirlerde de 25€’lardan başlıyor.

4. Arnavut Yemekleri

Özellikle eski kuşağın İtalyan kültürü etkisinde kalmasıyla, İtalyan yemeklerine oldukça sık denk geliniyor. Ama özellikle pizza restoranları bir hayli mevcut. Ya pizza olmayan yer mi kaldı diyebilirsiniz ama hani burada her yerde! Zaten tecrübe ettiğim kadarıyla Arnavut mutfağını domine eden üçlü, geleneksel Arnavut mutfağı, İtalyan mutfağı ve et restoranları şeklinde. Geleneksel Arnavut mutfağındaki yemeklerin hepsi Türkiye’de de yediğimiz yemekler. İllaki bizim mutfağımızda olmayan yemekleri de vardır. Ama şöyle bir özetlersem, kahvaltıda sucuklu omlet, börek, poğaça, bol ekmek, tereyağı, peynir, zeytin, reçel. Ana yemekte sarma, dolma, tarhana, kuru fasulye, musakka. Tatlıda da baklava, şekerpare, aşure, kadayıf, tulumba var desem? Nasıl da buram buram Anadolu koktu! Zaten bildiğimiz şeyler olunca fotoğrafını falan da çekmedim. Ayrıca iyi restoran bulmak için klasik yöntem Tripadvisor, Arnavutluk’ta da oldukça ideal.

5. Kuzey Alpleri

Arnavutluk’a gitmemizdeki en büyük etken, tabii ki uzun sahil şeridiydi. Fakat ülkenin beni en çok etkileyen kısmı kuzeyi sonrasında da iç kesimleri oldu. Arnavutluk’un kuzeyi Alp dağlarından oluşuyor, zaten Alpler denildi mi aklıma direkt Heidi, güzel dağ manzaraları ve yeşillikler falan geliyor. Ülkenin kuzeyi Alp dağları içinde çeşitli milli parklar, nehirler ve baraj göllerinden oluşuyor. Buralara gelmek için de yolunuz mutlaka kuzeyin en büyük şehri olan Shkoder’e (İşkodra) düşüyor. Kuzeyin en popüler yerleri Theth, Valbona, Koman ve arada kalan diğer doğa güzellikleri. Ama belirtmeliyim ki ülkenin yolları, kuzeyde baya sıkıntılı, o yüzden araba kiralasanız, sigortanızın karşılamayacağı hasarlarla dönebilir veya yolda kalabilirsiniz. Dolayısıyla Shkoder’den kalkan ve bu üç yeri kapsayan turları tercih edebilirsiniz. Mesela 3 gece 4 gün, yeme, konaklama ve rehber dahil kişi başı 200-220€’luk fiyatlı turlar mevcut. Tabii bu fiyatları 10larla çarpınca biz direkt alternatif bakındık ve çok daha ideal bir alternatif bulduk. Zaten dayı gibi, bir yere turla gitmekten ve sürekli birilerine bağımlı kalmaktan, oldum olası hiç haz etmemişimdir.

Kaldığımız otelin sahibi olan tatliş teyzeden, kendi başımıza ulaşım yapmanın detaylarını öğrendik ve ilk lokasyonumuz olan Valbona’ya kadarki ulaşımımızın rezervasyonunu yaptırdık. Bu çok klasik bir durum olduğu için tüm otellerde yapılabiliyormuş. Özetle Kuzey turumuz şöyle oldu. Shkoder’de kaldığımız otelden Koman’a araçla gidiş, Koman’dan feribota biniş ve feribottan sonra araçla Valbona’daki otele gidişi içeren bir rezervasyonu teyzemizle yaptırdık (bu iki araç + feribot kişi başı 18€) Valbona’da 1 gece kalıp ertesi sabah Valbona’dan Theth’e 8-9 saatlik bir trekking (Alpler’in iki köyü arasından geçen bir Alp zirvesine çıkıp oradan diğer taraftaki Theth’e yürüyüş) O gece Theth’te kalış. Ertesi gün de Theth’ten kalkan bir araçla (1 kişi 11€) Shkoder’e dönüş.

Komani Lake

Tekrar Shkoder’e döneceğimizden ve tabii uzuuun bir trekking yapacağımızdan valizleri, fazlalıkları kısaca her şeyi kaldığımız otelde bıraktık. Sırt çantamıza sadece ince bir sweatshirt, çorap ve tişört koyduk. Hatta ben giydiğim şort dışında altıma ekstra bir şey almadım. Onur “dağ bu bak soğuk olur, Alper zirve falan diyoruz” diyerek North Face montunu almak istedi. Ama “Umut Sarıkaya – Mont Beni” diyerek bir şekilde kendisini caydırdım. Otelden sabah 6’da çıkıp, feribota bineceğimiz mini Koman limanına 1.5 saatte vardık. Araçtan inince, baya bi North Face Spor, Columbia Spor taraftarları arasında kaldık. Hani montları giydikleri yemiyormuş gibi içlerine de kalın polarlar falan giymişler!! Araçtan ince kıyafetlerimizle indiğimizde hava baya soğuktu, yağmur da zaten yolda yağmaya başlamıştı. Bu durumu baya komik bulsam da, yine de Onur’la bir süre göz temasından kaçındım.

Limanda yabancı kahvaltısı yapıp (çikolatalı kruvasan + kahve) feribota bindik. Komani, Fierze arası yaklaşık 2,5 saat sürdü. Uzun baraj gölünde ilerlerken alçalan bulutların, ağaçların arasından süzülerek, dağlardan aşağı inişini izlemek çok etkileyiciydi. Böyle bir manzara karşısında yolculuğun bitmemesini adeta hiç istemiyorsunuz… Yok yok manzara harika olsa da, 1.5-2 saat benzer manzaraya bakınca, geldik mi acaba diye kıpırdanmaya başlıyorsunuz. Yolculuğun başlarında yağmur ve soğuk yüzünden kapalı alanda kalıp manzarayı kaçırsak da, 1 saat kadar sonra güneş açtı ve güvertede tişörtle takılmaya başladık. Büyük bir keyifle bu harika manzaraların fotoğraflarını çekerken bir anda çöplerin içinde kaldık! (Aşağıdaki fotoğrafların son ikisinde daha belirgin) Arnavutlar çöp atma konusunda bizden de beter. Sürekli çöp yığınları görmeye alışmıştık ama böylesine güzel bir doğa içinde ilerlerken, bir anda pet şişe, şampuan, deterjan kapları, poşet gibi şeylerden oluşan ve suyun yüzeyini tamamen kaplayan çöpleri görmek insanın içini gerçekten burkuyor. Zaten benim için bu yolculuğun en akılda kalıcı anı da o anda gelişti. Gölde ilerlerken, hippi bir Alman kızın, feribottan bu çöp manzarasına bakarken, yeni bitirdiği otun izmaritini, cebinden çıkardığı minik ve şık bir izmarit kutusuna koyma anı… Aradaki seviye farkı o kadar çok ki!

Valbona

Feribottan Fierze’de indiğimizde, bizi Valbona’ya götürecek olan adam, servisiyle bizi bekliyordu. Yol yaklaşık 1 saat sürdü ve arabayla otelimize kadar bırakıldık. Valbona toplamda 25-30 evden oluşan minik bir köy. Bu ahşap evler ortalama 3-4 katlı ve aynı zamanda oteller. Tüm otellerin misafir puanı 10 üzerinden 9 küsürlerde. Gerçekten misafirperver tatlı insanlar. Normalde kuzeye gelmemizin sebebi gördüğümüz Theth fotoğraflarıydı ama kuzey turumuzu bitirip şöyle bi düşündüğümüzde, Valbona’dan çok daha fazla etkilendiğimizde hem fikir olduk. Hem biraz daha samimi geldi hem de doğası ve çevresindeki dağların manzarası acayip güzel. Bu arada gündüz bile nemli ve soğuk olan hava, akşam baya buz gibi oldu. Ama akşam kaldığımız otelin bahçesinde, misafirler için büyük bir ateş yaktılar ve tüm ışıkları da kapattılar! Medeniyetten bu kadar uzak olunca normalde göremediğimiz o milyarlarca yıldız ortaya çıkmış oldu. Tabii altımda şort üstümde ince sweatshirt olunca, odadan iki kalın battaniye alıp, komple sarınarak garip bir halde ateşin başına gitmek durumunda kaldım. İçecekler de alınıp ateş başında oturulunca, uzun uzun sohbetler kaçınılmaz oldu. Ama sabah yürüyüş için erken kalkması da bi o kadar zor oldu. Valbona’da en keyif aldığım şeylerden biri de mükemmel dağ manzarası eşliğinde bahçede yaptığımız kahvaltıydı. Mesela sütümüz, 30m ilerideki ahırda ara ara möleyerek konaklamamıza atmosfer kasan inektendi. Armutlar, yanımızdaki ağaçtan, balımız da yine 40-50m ötedeki arı kovanlarındandı.

Valbona – Theth Trekking

Yaklaşık 12km olan rota, tempolu ilerleyen deneyimli yürüyüşçüler için ortalama 4-5 saat sürerken, bizim gibi deneyimsizler için 8-9 saat civarında sürüyormuş. Yürüyüş sabahı güneşli bir güne uyandık. Kahvaltımız Alpler’in mis gibi temiz havasında bahçede olunca kahvaltı keyfini baya bir uzattık ve saat 10 gibi anca yola çıktık. Bir iki gündür, Valbona’dan dağların öbür tarafındaki Theth’e varmak için, bir Alpler zirvesini geçmemiz gerektiği gerçeği, bizi baya bi heyecanlandırdığı gibi bir o kadar da endişelendirdi. Gece açık havada odun ateşi etrafında otururken, Arnavut misafirlerin, yürüyüş esnasında yılan, ayı, kurt veya yaban domuzu ile karşılaşma ihtimalimizden bahsedip bizi baya bi gerseler de, sabah güzel manzara eşliğinde yürüyüşe başlayınca bunları unuttuk gitti. Ama önceki gece kafalarda deli sorular dönmedi değil!

  • Ya yolun ortalarında yılan falan ısırırsa (Muhtemelen hava soğuk olduğundan hiç denk gelmedik.)
  • Acaba bizden başka birileriyle karşılaşacak mıyız? (Yol boyu karşılaştıklarımıza “hi, hey, cheers” demekten yorulduk. Hatta Onur’un bir iki defa “hi” denildiğinde, mırıldanarak sövdüğünü duymadım değil.)
  • Ayı, kurt falan çıkarsa kim bilir nasıl ölürüz (Theth’tekilere göre böyle hayvanlar bu tarz yürüyüş rotalarından çok daha uzaktaki, vahşi bölgelerde olurlarmış.)
  • Yanımıza 1’er lt su aldık umarım yolda nehir falan buluruz. (Yolda 2-3 tane yeme içme yeri yapmışlar. Ama biz şişelerimizi denk geldiğimiz nehirlerden akan mis gibi soğuk sularla doldurmayı tercih ettik.)
  • Bu kadar uzun bir rotada, bir başımıza ya yanlış yönlere saparsak (Yol boyu ikinci fotodaki gibi nereden gideceğinizi gösteren Polonya bayrağımsı işaretler mevcut. Kaçırıp kaybolmak için biraz şapşik olmak lazım)

Yol boyu güzel manzara buldukça, hoş bir yere çöküp, abur cuburlarımızı çıkarıp bol bol keyif yaptık. Sonra saatlerce yürüdük, bulduğumuz soğuk nehirlere ayaklarımızı soktuk, devam edip yine saatlerce yürüdük ve sonunda zirveye ulaştık! Zirveden sonrası zaten yokuş aşağı, pıt diye biter düşüncesi tamamen yanlış tabii. İnerken sürekli yavaşlama çabası, baldırlara fena yük bindiriyor. Benim baldırlar zirveye kadar gayet iyiydi ama inişte baya pert oldular. Bu arada iniş yolunda pek manzara yok, öyle ağaçlar arasından ilerliyorsunuz. O yüzden bence Theth’ten Valbona’ya yürümek çok daha keyifli. Böylelikle Theth’ten çıkınca, hani o olmayan manzarayı arkanıza alıp, inerken de müthiş Valbona manzarasını hep karşınıza almış olursunuz. Biz zirveye çıkana kadar o güzelim Valbona dağları manzarası hep arkamızda kaldı.

Theth

Harika dağ manzarası, Valbona gibi yüksek puanlı dağ otelleri ve tabii ünlü fotojenik kilisesi ile Theth kuzeyin açık ara en popüler lokasyonu. Biz yaklaşık 9 saat trekking yapıp, baldırlarımız iflas etmiş ve amele yanığı olmuş bir şekilde Theth’e varınca kendimizi direkt otelimize attık. Tabii yüksek irtifa yanığı diye bir şey var! İnsan bunu bilse de tecrübe edene kadar başına geleceği aklına gelmiyor. Daha tatilin başında, henüz güney plajlarına bile inmeden rezil bir yanık… Boynum ve ensem öyle bi yanmış ki, tişörtü çıkarttığımda sanki kafamı vücuduma dikmişler gibi duruyordu. Ayrıca şortla yürüyüş yaptığımdan bacaklar yanarken, ayakkabıdan güneş görmeyen ayaklar bembeyaz kalmış. Hani çorabımı çıkarınca, altında bi de beyaz çorap varmış gibi, offf çok kötüydü!!!

Bacaklar pert olunca, akşam yemeği için otelimizin restoranında karar kıldık. Yemek fiyatları kuzeyde daha pahalı ama Theth’de iyice uçuyor. Mesela menüde gördüğüm aperatiflerden, iki adet haşlanmış patatesin fiyatı, Shkoder’in en iyi pizzacısında yediğim pizza ile aynı fiyattı! Akşam yemeği sonrası Valbona’da olduğu gibi bahçede ateş yakıldı ve içeceklerle buz gibi havada ateş etrafında toplanıldı. Ortamda ben yine odadan alınan kalın bir battaniyeye sarınmış o garip tiptim. Sohbetler esnasında otelde çalışan çocuk, Theth’in garip kış hayatlarından bahsetti. Kış geldiğinde tüm yollar kapanıyormuş ve kış bitip karlar eriyene kadar köyün ulaşımı tamamen kapanıyormuş. TÜM KIŞ! Zaten Theth bir çanağın dibi gibi, devasa dağların ortasında kalan minik bir köy. Mesela bazen fırtınadan elektrik gidiyormuş ve kışın köyde kalan insanlar bunu onarana kadar 3-4 hafta elektriksiz yaşıyorlarmış. Baya 30 Days of Night gibi bir ortam! (Çok iyi filmdir) Yatmak için gece odamıza gittiğimizde, tam ışığı kapatırken Onur tavanda akrep gördü. Şoku üstümüzden atıp görevliyi çağırdığımızda, sanki örümcekmişçesine peçeteyle akrebi alıp dışarı attı. Ama bu rahat tavırlar, acaba uyurken başka bi akrep yatağa gelir mi düşünceleriyle kabuslar gördürmedi değil.

6. Güney Sahil Destinasyonları

Vlore / Alvonya

Burası, ülkenin kuzeyinden güneyine açık ara en düzenli ve göze en hoş gelen şehri. Diğer şehirlerin büyük bölümünde kötü kentleşme ve çirkin yapılaşma kaynıyor. Ama burada nasıl olmuşsa dikkat edilmiş. Merkezde devasa bir kum plajı var ki kum plaja Adriyatik Deniz’inde nadir rastlanır. Plajın bittiği yerlerde yine boydan boya özenerek yapılmış büyük barlar, butik kahveciler gibi mekanlar var. Zaten Vlore’nin gelişmişlik seviyesini en net gösteren şeylerden biri de ülkenin güneyindeki tek kumarhaneye sahip olması. Zaten Tiran dışında başka bir şehrinde denk gelemedik. Her ne kadar bu şehirlerde internette kumarhane var gibi gözükse de, aslında öyle bir şey yok. Evet gittiğimiz tüm lokasyonlarda gerekli araştırmalar yapıldı 🙂

Himare

“Ya biz otel otel gezmeyelim, güneyde tek bir otelde kalıp oradan popüler plajlara tatil destinasyonlarına geçelim” derseniz o otel Himare’de olmalı. Hem ülkenin en güzel plajları hemen kuzeyinde ve güneyinde, hem de en güney sahil destinasyonu olan Ksamil bile 1,5 saat (67 km) uzaklıkta. Himare’nin bir diğer güzel yanı, turizmin etkisiyle Vlore, Sarande ve Ksamil gibi büyümeyip hala küçük şehir havasını koruyabilmiş olması. Himare’de yapılacak şeyler şöyle, güzel bir plaj seçin ve güneşi batırana kadar orada keyif yapın. Ertesi gün de aynısını bu sefer başka bir güzel plajında yapın şeklinde. Tabii alternatif isterseniz Himare kalesi ve hız teknesiyle, araba yolu olmayan bakir Gjiri plajına da gidebilirsiniz. Bu arada Himare’de anın keyfini çıkarıp hiç fotoğraf çekmediğimizi fark ettim ama Youtube’tan drone ile çekilmiş kısa ve güzel bir video buldum.

Ksamil

Gözlemlediğim kadarıyla Ksamil, diğer pahalı Avrupa ülkelerine maddi durumu yetmeyen Rus’ların uğrak yeri olmuş. Ünlü Yunan adası Korfu’nun, feribotla bir saat mesafede olması da, Ksamil’in Arnavutluk’un en popüler tatil lokasyonu olmasında önemli pay sahibi olmuş. Daha önce bahsettiğim gibi beyaz kumsal olayı tamamen fake kumdan olsa da, o beyaz kumsal ve turkuaz deniz resimlerini görünce bizim gibi buraya damlıyorsunuz işte. Biz Arnavutluk’a sezon dışı gittiğimiz için plajların 30% civarı doluluk oranına alışmıştık. Ama Ksamil’e gidince boş bir bulmak için baya bir dolandık. Hatta bulamayınca arabaya atlayıp, en sondaki plajlara kadar gidip (iki km kadar ilerideki) orada anca boş bir şezlong bulabildik. Ksamil’de boş bir şezlong istiyorsanız, sabah erken kalkıp onu hak etmeniz gerekiyor! Bu arada enteresan bir durum, tüm Ksamil otellerinde odadan çıkış saati sabah 7-9 arası. Eğer saat 10’da çıkış falan bulursanız şanslısınız. Belli ki bir otelci bunu yapmış, sonra diğer otelciler de hiç sorgulamadan bu saçma uygulamayı ezbere takip etmiş. Şaka gibi! Ksamil’de bir gün özetle, gündüz vaktini denizde geçirip, akşamında birçok iyi deniz ürünü restoranından birinde güzel bir akşam yemeği yiyip, son olarak soluğu ünlü gece hayatına akarak bulmak şeklinde. Ksamil denizinin berrak olmamasından ve kalabalık olmasından bize bir gün yeterli geldi ve Gjokaster’e yola çıkarak, iç kesimlere geçmeye karar verdik.

7. En Güzel 5 Plaj

  1. Gjipe plajı
  2. Jale plajı
  3. Ksamil Plajları
  4. Vlore Merkez Plajı
  5. Dhermi plajı

1. Gjipe Plajı

Araba yolu olmayan bu harika plajın keyfini sürmek için, yaklaşık 20dk’lık gölgesiz bir patikadan aşağı indik. Tabii Alp dağlarını aşmış bize bu yol ne ki! Ama plajda duş yoksa dönüş yolunda pişik olur muyuz sorusu akıllardaydı tabii. Gjipe, Arnavutluk’ta gittiğim açık ara en güzel plajdı. Hani plaja gidince bir süre sonra sıkılırsınız ya, o hissiyatı hiç vermedi. Hem ortamı çok güzel hem de denizi efsane berrak. Gjipe, kamp alanında kalanlar ve plajın bir kısmında denize sıfır çadır kuranları ile aslında tam bir hippi plajı. Keyifli bir restoranı da mevcut. Biraz daha vaktimiz olsaydı en az iki gün falan kalırdık.

2. Jale Plajı

Tam bir tatil plajı. Öncelikle Himare’ye 13km gibi oldukça yakın mesafede. Bu mu yakın?? Eee yani yakın, çünkü hangi ülke olursa olsun, genelde kristal berraklıkta su, şehir merkezlerindeki plajlarda olmuyor. Jale plajında 5€ gibi makul bir şenzlong & şemsiye fiyatı ile birçok güzel beach club alternatifi mevcut. Ama hepsinde duş kabini olsa da hiçbirinin suyu yok. Neden diye sorduğumda devlet su getirmedi dediler. Tam bir tembel Arnavut zihniyeti! Bu duruma biraz gıcık olmamın etkisiyle, yerdeki çöpleri gösterip, “devlet bir sürü çöp kutusu getirmiş ama çöpleriniz hep yerlerde” dediğimde de pişkin pişkin sırıttılar.

3. Ksamil Plajları

Ksamil plajları biraz kafa karışıklığı yaratıyor. Haritadan bakınca sanki onlarca plaj varmış gibi ama aslında o isimler bir iki plaj içindeki 100’e yakın beach clubın isimleri. Daha önce bahsettiğim gibi kumsalın fake kumdan olması ve bastığınız anda bunu direkt hissettirmesi dışında bizi buradan asıl soğutan şey suyun berrak olmaması oldu. Yani derinlik boyu daha aşmadan, denizin dibi gözükmüyor. Belki gittiğimiz yer böyledir dedik ve ertesi gün, sabah erkenden uzaktaki başka bir kumsalına gittik ama durum aynıydı. Dolayısıyla iki üç gün kalırız dediğimiz Ksamil’de sadece bir gece kaldık.

4. Vlore Merkez Plajı

Vlore merkezde iki tane plaj var, biri merkezin hemen kuzeyinde diğeri de güneyinde kalıyor. Ve evet, ikisi de tamamen kum! Ayrıca merkezin hemen dibinde olmasına ve çakıl değil de kum olmasına rağmen suyu yeterince berraktı. Kumsal makul fiyatlı güzel beach clublarla dolu. Ayrıca Kumsalın hemen karşısında kaliteli büyük mekanlar da mevcut. Biz Vlore’ye geç saatte vardığımız için denize girmedik ama bu uzun kumsalı, güneşi batırırken boydan boya keyiflice yürüdük.

5. Dhermi Plajı

Dhermi de Himare gibi birçok güzel plajı barındırıyor. Aynı zamanda güney sahil şehirleri gibi aşırı kalabalıklaşmamış küçük bir sahil şehri. En ünlü plajları da Gjipe ve Dhermi. Dhermi’nin Gjipe ile arasındaki mesafe arabayla 11km olsa da, aslında kuş uçuşu sadece iki kilometrecik. Dhermi’nin Gjipe’ye oranla farkı devasa olması. Ayrıca araba yolu, bol park yeri ve birçok restoranı da mevcut. Tabii tüm bunlar, plajın oldukça kalabalık olmasına sebep oluyor. Biz Gjipe’de karar kıldığımız için buraya uğrayıp, bir şeyler içip Gjipe’ye geçtik.

8. Diğer Lokasyonlar

  • Gjirokaster
  • Berat
  • Tiran
  • Shkoder

Gjirokaster / Ergiri (Taş Şehir)

Ksamil’de sabah erkenden kumsala gidip, yine de berrak deniz bulamayınca, biraz yüzüp, kahvaltımızı yapıp, 1,5 saat (70km) uzaklıktaki Ergiri’ye doğru yola çıktık. Yolda Onur “Eskiden deniz beni acayip heyecanlandırırdı ama artık dağlar daha fazla heyecanlandırıyor. Galiba yaşın ilerlemesinin bir etkisi” diye bir laf edip yüreklere dokununca, dayanamadık ve Mahmut Tuncer’den Karşıki Dağlar Cenderme şarkısını açıp, yol boyu şen şakrak eğlendik. Yok, tabii ki öyle bir şey olmadı! Güzel bir çalma listesiyle rotamızı denizlerden dağlara doğru çevirdik. Bu arada Ksamil – Gjirokaster yolu üzerinde, aşağıda bahsettiğim Mavi Göz diye çok güzel bir yer var. Oraya da uğrayıp Taş Şehir’e vardık.

Türkçe’si Ergiri olan bu güzel Şehrin orijinal ismi Bizans zamanından kalma, anlamı da gümüş şehir. Ama şimdi daha çok taş şehir olarak anılıyor. Ergiri iki, üç tepenin yer aldığı bir alana kurulmuş tamamen taş evlerden oluşuyor. Yaklaşık 500 yıl Osmanlı himayesinde kaldığı için, her yönüyle bir Osmanlı şehri. Bu haliyle bana favori yerlerimden biri olan Kapadokya’yı anımsattı. Zaten insanların samimiyeti ve otellerin hizmet kalitesi de benzer seviyede. Mesela otele varınca, otel sahibinin bize teraslarında yöresel bir içecek ikram etmesi. Ertesi gün de kahvaltı sonrası hazırladığı Türk kahvesi ile terastaki masamıza oturup keyifli bir sohbete vesile olması gibi. Ergiri’nin taş sokaklarda bol bol yürürken, Vlore hariç gittiğim her şehirde sık sık karşılaştığım kötü kentleşmeye burada hiç denk gelmediğimi fark ettim. Şehrin merkezi, tepelerin arasında kalan düzlük alanda yer alıyor. En popüler ve en çok foto çekilen yeri de, iki yol arasındaki hediyelik eşya satan, iki katlı taş ev. Şehrin küçük merkezinde yürürken bu eve denk gelmemek mümkün değil.

Ergiri’de kaldığımız otel, tepeden tüm şehri gören ve baya güzel manzaralı balkonu olan büyük bir taş evdi. Akşam balkon manzaramız olan, uzaklardaki boydan boya dağlar, aşağıdaki taş şehir, sağ tarafımızdaki Gjirokaster kalesi ve gece boyu süregelen uzun muhabbetle, Arnavutluk’taki en keyifli gecemizi Ergiri’de geçirdik.

Berat (Pencereler Şehri)

Ergiri’de kaldığımız otelin sahibi, Ergiri’nin Berat’tan daha güzel olduğunu söylemişti. Her ne kadar tarafsız bir yorum olmadığını bilsek de, fotoğraflardan gördüğümüz kadarıyla, biz de Ergiri’yi daha çok beğeneceğimizi düşünmüştük. Sonuçta taş bir şehirden bahsediyoruz ama öyle olmadı. Berat’a vardığımız anda “yaa burası çok daha iyiymiş” dedik. Pencereler şehri bizim için taş şehri geride bıraktı.

Berat Osumi nehrinin oluşturduğu bir vadiye kurulu. Buraya özgü mimariye sahip olan evler, vadinin tepelerinden eteklerine kadar uzanıyor. Osumi nehrinin kenarından vadinin iki tarafına birden bakınca, pencereler şehri adına yakışır bir şekilde karşınızda yer alıyor. Tabii bu güzel şehrin mimarisini görünce akıllara Safranbolu gelmemesi mümkün değil. Bu evler arasındaki dar taş sokaklar da şehrin güzelliğine güzellik katıyor. Her şeye rağmen bu güzel şehir bir klasik bir Avrupa ülkesinde değil de Arnavutluk’ta olunca potansiyelinin oldukça altında kalmış. Nehir oldukça kirli ve oluşmuş çamur adaları baya kötü duruyor. Yürürken ya ne güzel şehir diyorsunuz, sonra nehrin kenarına gidip biraz da nehre bakayım diyorsunuz ve o güzel hissiyat baya bir törpüleniyor. Hani inşaat varmış da bitince düzelecekmiş gibi ama öyle değil işte. Ayrıca nehir üstüne yapılan köprüler de bir o kadar trajikomik. Bunların arasında çok güzel, tarihi bir köprü var fakat onun da korkuluklarını baya kötü restore edip, garip bir hale getirmişler. Ama her şeye rağmen şehir hala çok güzel. Son olarak Berat kalesinin tüm şehri gören iddialı bir manzarası mevcut.

Tiran

Başka yazılarımı okuduysanız, başkentlerden pek haz etmediğimi fark etmişsinizdir. Çünkü genelde sıkıcı, kalabalık ve beton beton bir atmosfere sahip oluyor başkentler. Tiran da çok farklı hissettirmedi. Yapılacak şeyler ve gezilip görülecek yerler konusunda da oldukça kısıtlı. Biz Tiran’ı gezimizin son durağı olarak en sona bıraktık. Hani hazır uçakla dönmeden önce 1,5 gün kadar Tiran’ı gezmece tarzı. İlk gün gündüz yürüyüp şehri gezindik, hava henüz kararmamış olmasına rağmen yavaştan sıkılmaya başlayınca kendimizi casino ortamında bulduk. Ertesi gün uçak öncesi yarım günlük vaktimizde, yapacak pek bir şey bulamayıp, bir ilk yaşayalım dedik ve atış poligonuna gittik. Poligon fiyatları da Türkiye’ye oranla oldukça ucuzmuş.

Shkoder (İşkodra)

Shkoder, ülkenin en eski şehirlerinden biri olduğu gibi aynı zamanda ülkenin kültür başkenti olarak da anılıyor. Bize cami avlusunda oturup, canlı Jazz müzik dinleme tecrübesi yaşatarak, bunu daha ilk dakikalarda kanıtlamış oldu. Arnavutluk’a gelmeden önce Shkoder’in hep ne kadar güzel olduğu, işte tarihi şehir kısmının şöyle hoş olduğu tarzında yazılara denk gelmiştik. Ama şehirde saatlerce yürümemize rağmen o yazılanlara denk gelemedik. Şehrin en güzel yeri olarak anılan yer de aşağıdaki cami civarları. Tarihi şehir kısmı da üçüncü fotodaki sokak… Eminim görmediğimiz güzel yerleri vardır ama Shkoder bende, ülkenin kuzeyindeki Alp Dağlarına gitmek için, yol üstü mecburi bir durak hissiyatı yarattı.

9. Gezi Rotası

Haritada kumsallar sarı, gidilecek lokasyonlar kırmızı ve mutlaka görülmesi gereken yerler de yeşil sembollü. Kuzey Alp rotası tam bir destinasyon olmadığından, mor bir alan içinde göstermeye çalıştım.

10. Bunları Yapmadan Gelmeyin

Llogara Geçidi

Buradan arabayla geçmek Arnavutluk’taki en keyifli şeylerden biri. Yaklaşık 2bin metre yükseklikten denize inen bir geçit olduğundan, manzarası da acayip güzel. İniş yolunda, durup etrafa bakabileceğiniz birkaç tane yer mevcut. Hatta bir tanesinden yamaç paraşütü yapılıyor. Biz biraz abartıp, bu geçitten 4 defa geçtik. Özellikle Himare’den Gjipe kumsalına gitmek yerine, bunu garip bir şekilde saatlerce yol kat edip Vlore’den yapınca zaten iki defa geçmiş olduk. Aslında Himare’de daha uzun kalmayı planlıyorduk. Ama Onur’un deyişiyle “biz niye polisten kaçar gibi her yerde 1 gece konaklıyoruz” durumu olunca, Himare’de kaldığımız sürede, Gjipe’ye gitme fırsatı bulamamıştık. Ama Vlore’den Gjipe’ye gittiğimize de hiç pişman olmadık. Hem yol çok keyifliydi hem de ülkenin en güzel kumsalını görme şansını kaçırmamış olduk.

Mavi Göz

Eğer herhangi bir sahil destinasyonundan Ergiri’ye gidecekseniz veya Ergiri’den rotanızı bir deniz şehrine çevirecekseniz yolunuz kesin bir şekilde Mavi Göz’ün dibinden (sadece 500m’cik) geçecek. Böyle güzel bir yerin bu kadar yanından geçip, gitmek gerçekten saçma olur. Mavi Göz’de yüzmek yasak, aynı zamanda yüzmek yasaktır tabelası da mevcut. Ama bu yasak, ülkedeki birçok yasak gibi pek kabul görmemiş. Mavi Göz’e insanlar genelde deniz kıyafetleriyle gelip, ayak bileklerine kadar suya girip, yüzen insanları hayretle izlemeyerek vakit geçiriyorlar. Çünkü suyu buz gibi! Mavi Göz diye adlandırılan yer, aynı zamanda kaynak yeri olduğu için su burada ekstra soğuk. Ben Muğla Azmak Nehri’nin buz gibi suyunda yüzmeye az çok alışığım ve Onur’un da bu tecrübeyi yaşamasını istedim. Ya da daha gerçekçi olursak, suya atladığındaki o yüz ifadesini görmek istedim! Mavi Göz, sıcak yaz aylarında serinlemek dışında, fotoğraf çekmek için de baya iddialı. Aynı zamanda cafe ve restoranı mevcut.

Valbona Theth Arasını Yürüyün

Halihazırda doğa yürüyüşleri, trekking yapanlar Arnavutluk’a geldiklerinde, kuzeydeki bu tarz birçok rotayı zaten yürüyeceklerdir. Fakat bizim gibi tecrübesizseniz bence kesin denemelisiniz. Hem rota hem de konaklayacağınız bu iki köy gerçekten acayip güzel ve kesinlikle tecrübe edilmeli. Ayrıca 7-8 saatlik yol çok uzun gelebilir ama o kadar da zor değil. Haritadan yürüyüş mesafesine bakınca korkup vazgeçmeyin. Çünkü yolu yürüdükten sonra, muhtemelen haritayı açıp açıp “bu kadar yolu ne yürüdük bee” diye benim gibi böbürleneceksiniz.

11. capture_planet Arnavutluk Fotoğrafları